|
Psikolojik sınır, çok zorlu, sınırı geçmek için verilen mücadele ise daha zorlu. Bir tarafta Genelkurmay, diğer tarafta ise ASTSUBAYLAR.
Eğitim olarak aralarında yasal bir fark ve ayırım yok.
Birisi HARP OKULU mezunu diğeri ise yasal olarak Meslek Yüksek Okulu mezunu olarak görünse de dört yıllık fakülte mezunu. Her ikisi de birinci dereceye yükselme hakkına sahip. Ancak; son kademeye yükselme hakkı ASTSUBAYLAR’a yok.
Anayasamıza göre herkes kanun önünde eşittir. Ama ASTSUBAYLAR değil. (herkes kanun önünde eşittir. Ama bazıları daha çok eşittir.)
Bu adaletsizliğin giderilmesi için yapılan çağrılardan da bir sonuç alınabilmiş değil. Bugünkü hal ve şerait içerisinde de alınacak gibi görünmüyor.
Bir tarafta ¼ ün arkasına sığınmış ve kemikleşmiş bir kesim, diğer tarafta ise buna karşı direnç göstermeye çalışan ASTSUBAYLAR.
Birincisi ¼’ ü bana aittir. Vermem de vermem diyor. Gittikçe inatlaşıyor, gittikçe de yalnızlaşıyor. Uğradığı haksızlıklar karşısında da gittikçe öfkelenen ve ötekileştirilen ASTSUBAYLAR’da gittikçe hırçınlaşıyor ve onlarda gittikçe kemikleşiyor.
Neymiş?
Statü farkı.!
Hangi statü?
1960 lı yılların ikinci yarısında, askerin egemen olduğu yıllarda çıkart(tır)ılan 926 sayılı kanunla çizilen sınırlar içerisine sokulan baskı ve korku STATÜSÜ.
Bu çerçevede istedikleri gibi at oynatmaktadırlar.
Bu kanun dışında çıkarılmak/değiştirilmek istenen maddeler ise, derhal “Genelkurmayın görüşü yok” denilerek engellenmekte, hasbelkader çıkarılanlarda TAKRİR-İ MÜZEKKERE denilerek geri alınmaktadır.
Oynanan bu traji komik oyunlar sadece ASTSUBAYLAR içindir.
Bu ne dinmek bilmez öfkedir. Öyle ki genç nesil ASTSUBAYLAR tarafından algılanamamaktadır. Yaşlı nesil Astsubaylar ise bunu çok iyi bilmektedirler.
Genelkurmay iyi bilmelidir ki; Ordunun bel kemiği olan ASTSUBAYLAR’ın haklarını vermek ve huzur içinde birlikte yaşamak zorunluluğu vardır. Bu huzur ortamını sağlamak, doğrudan Genelkurmay Başkanının görevidir. Atılacak her adıma karşılık ASTSUBAYLAR karşılık vermeye hazırdır. Bu sağlanmadığı takdirde görünen tehlike daha büyüktür.
Adı ne olursa olsun, kadrosuzluk diyorsunuz, yığılma diyorsunuz ve Yarbay ve Albayların maaşlarına anında zam yaparak, ceplerine de tonlarca parayı koyarak, emekli olmaları için “GİDİN” diyorsunuz. Astsubaylara gelince de “AVUCUNUZU YALAYIN” diyorsunuz
Bu memleket Albaylar ve Generaller memleketi değil, bu ordu da sadece Albaylar ve Generaller ordusu değil. Erinden Mareşaline kadar bir bütündür. Bu bütünü kendi ellerinizle parçalıyorsunuz.
Ne menem şeymiş ki bu ¼’ü herkesi birbirine düşürüyor.
15 Ocak 2010 günü MSB.lığında bir toplantı yapıldı.
Konu ASTSUBAYLAR ile Uzman Çvş.ların sorunlarının tespiti ve ne yapılabileceğiydi. Bunu bizzat Başbakanın istediği biliniyor. Toplantıdan çıkan sonuç ise fiyasko. Asker kesim ”Bir çalışma yapıyoruz” diyor. Oyalıyor.
Yapılan bu çalışmalar Astsubay olduğum (1969) günden beri yapılmakta, ayrıca emekli olduğum 1992 yılından beri de devam etmektedir.
Ne bitmez çalışmadır ki bir türlü sonuçlanmıyor.
Genelkurmay Başkanları gelip gidiyor.
Kuvvet Komutanları gelip gidiyor.
İhtilaller oluyor, bitiyor ama bu çalışma bir türlü bitmiyor.
Sayın Genelkurmay Başkanım artık ASTSUBAYLARI oyalamaktan vazgeçiniz.
TEMAD’ın kuruluş yıldönümünde katıldığınız toplantıda söylediğiniz sözlerinde hiçbir inandırıcı tarafı yok.
Orada söylediğiniz “siz güçlü bir sivil toplum örgütsünüz, haklarınızı arayınız” sözlerinize ilaveten “Biz yazıyoruz ama hükümet vermiyor” söyleminizde inandırıcı değil.
Kendinize geldiğinde Subaylarınız ve üst kademe komutanlarınız tam tekmil olarak haklarınızın peşine düşerek iki-üç gün içerisinde meclisten geçiriyorsunuz. Lakin söz konusu ASTSUBAYLAR olduğu zaman “biz yazdık ama vermiyorlar” söyleminiz havada kalıyor.
Hükümet kanadı ise ısrarla “Genelkurmay Başkanlığı istemedikten sonra ağzınızla kuş tutsanız, bizim size verebilecek bir şeyimiz yok” diyor.
Bütün bunlar göstermektedir ki Astsubaylar için kılınızı kıpırdatmıyorsunuz.
Bugüne kadar “Sayın İlker BAŞBUĞ’u rahat bırakın, verdiği sözleri yerine getiriyor” diye savunanlarında, bu inancı maalesef gittikçe kayboluyor.
Mehmet EROL
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
GSM: 0 555 967 29 60
|
Yazınızdaki saptamalarınıza katkı koymak amacıyla, Eski Bakan ve Millet vekili günümüzdeki Haber Türk Gazetesi HT EGELİ ekinin köşe yazarı Sn.Yılmaz KARAKOYUNLU'nun Harbiye, aşk ve şiir başlıklı yazısını; Parlementoda, "Söz konusu olan Harbiye ve subaysa gerisi teferruattır" anlayışına çarpıcı bir örnek olduğu için gönderiyorum.(Parlementoda hiç tartışmasız geçmesi ve tüm siyasi parti sözcülerinin MSB'lığı bilgi notlarını okuması sn. Karakoyunlu'yu şaşırtmış. Beni hiç şaşırtmadı. Biliyorum sizi de şaşırtmayacak) Saygı ve sevgilerimle
Mustafa Savaş EVRAN
533 3835039
Yılmaz Karakoyunlu
Harbiye, aşk ve şiir üzerine...
17.02.2010 07:37:27
On beş yıl önce harp okullarına üniversite statüsü kazandırılması hakkındaki kanun hazırlanmıştı.
Tasarının Meclis'teki tartışmalarını hatırladım.
Parlamentonun sataşmasız, kavgasız oturumlarından biriydi.
Meclisi, bugünkü Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül yönetmekteydi.
Kara Harp Okulu Komutanı Işık Koşaner, milletvekillerine okulu
gezdirirken öğrenciler için 800 bilgisayar olduğunu ve programları ODTÜ'den aldıklarını söylemişti.
Bunu iftihar olarak anlatmıştı.
O tarihte örnek alınan okul West Point idi.
Türkiye, harp okulları eğitimi sıralamasında Amerikan ve Güney Kore'den sonra üçüncü sırada yer alıyordu.
Amaç birinci olmaktı...
Meclis konuşmalarını hatırlıyorum.
Ciddi şaşkınlık yaşamıştım.
Parti adına konuşanlar, Milli Savunma Bakanlığı'nın bilgilendirme notlarını okuyorlardı.
Harp okulları için "varsa yoksa bilgisayar" eğitimi muhteşem ve vazgeçilmez hedefti.
*
Önceki gece Teke Tek Özel programının konuğu, değerli dostum Profesör İskender Pala idi.
Sevgililer Günü nedeniyle "aşk ve şiir" bahsini anlatıyordu.
Balın, petekten süzülüşünü izledik...
Öğretmenlik yıllarından bir hatıra anlattı.
Askeri lisede öğrencilerine divan şiirinden ve aşk tahlillerinden söz edince okul komutanı tarafından çağrılmış.
Komutan, dersleri odasından dinlemekteymiş.
İskender Hoca'ya gürlemiş:
"Teğmen, ben bu çocukları savaşmak için yetiştiriyorum. Sen aşk ve şiir ile yoldan çıkarıyorsun. Kes bu lafları..." diyerek hocayı huzurundan yollamış.
*
Eskiden harp okullarımızdan çok değerli şairler, romancılar, bestekârlar yetişirdi.
Bunun en güzel örneği Harp Okulu Marşı idi.
Bir öğrenci güfteyi yazmış, bir öğrenci bestelemişti.
Bu kanunun üzerinden on beş yıl geçti. Bilgisayar hâkimiyetinin ne ölçüde başarıldığını bilmiyorum.
Bildiğim, harp okullarındaki o eski şair ve sanatçı ruhları terbiye eden eğitim modelinden vazgeçildiğidir.
İyi bir "Harbiyeli"nin silaha olduğu kadar söze de egemen olması gerektiğine inanırım. Mülkiye'de okuduğum yıllarda, bütün sanat ve kültür faaliyetlerimizin en hatırlı misafirleri Harbiyelilerdi.
Son on beş yılın genelkurmay başkanları, kuvvet komutanları, ordu komutanları bu misafirler arasından çıktı...
*
İskender Hoca'nın dilinden o gece bal damladı.
Böyle olgun bir havada aşk ve şiir dinlemenin yiğit bir delikanlının harp sanatını öğrenmesine mani olacak nesi var acaba diye düşündüm. On beş sene evvel, harp okullarını üniversiteye dönüştüren kanuna vicdan huzuru ve iftiharıyla oy vermiştim.
İnşallah harp okulları memlekete yine eskisi gibi değerli sanat ve kültür adamı yetiştiren eğitimi veriyorlardır...
Çünkü sadece kanla değil, irfanla da kurduk biz bu cumhuriyeti...
Bütün emelimiz, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olmaktı...