Giriş



ZİYARETÇİ RAPORU

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün309
mod_vvisit_counterDün946
mod_vvisit_counterBu hafta5568
mod_vvisit_counterBu ay45734
JoomlaWatch Stats 1.2.8b by Matej Koval

Ülkeler

97.4%TURKEY TURKEY
1%UNITED STATES UNITED STATES
0.4%GERMANY GERMANY
0.1%UNITED KINGDOM UNITED KINGDOM
0.1%JAPAN JAPAN



Türkler ve arkada bıraktıkları değerler ile ilgili yaşanmış öykü PDF Yazdır e-Posta
İNTERNETTEN ALINMIŞTIR. tarafından yazıldı   
Salı, 03 Mart 2009 07:52

YAŞANMIŞ BİR ÖYKÜ

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olup ihtisas yapmak üzere
ABD''ye gitmiştim. Görev yaptığım hastanede başımdan geçen ilginç bir hadise
şöyledir;

Amerika''ya gittiğim ilk yıllar... New York''da Medical Center Hospital'da
görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak,
elektrokardiyografi çekmek gibi işler... Yeni gelmiş doktorlar hemen doğrudan
hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda
çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş
yaslarında. "kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?" dedim. Adamcağız kanserdi ve ayni zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda Türk bayrağı dövmesi var.

Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim: "Siz Türk müsünüz?"

Kaslarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı. Ama ben hala
merak ediyorum. "Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?" "Aldırma öylesine bir
şey iste." dedi.

Ben yine ısrarla: "Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin
bayrağı, benim bayrağım..." Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme
baktı ve mırıltı halinde sordu:

"Siz Türk müsünüz?"

-Evet Türk''üm.

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. Anlatmaya başladı:

"Yıl 1915.Çanakkale diye bir yer var Türkiye''de. Orada savaşmak üzere bütün
Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım.
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp
yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karsı cephe açmış durumda. Birlik olup
üzerlerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir."

Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi
yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale''ye
sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır''a getirdiler, orada birkaç ay
talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale''ye getirdiler.

Savasın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları
metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze
çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatinin
baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti
gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı
bakımından da fazlaydık. Peki, onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk
baslarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan
böyle saldırıyorlar: Meğer bu barbarlıktan değil yüreklerindeki vatan
sevgisinden kaynaklanıyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz
ediyoruz, bizi yine püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz... Derken böyle bir
taarruzda basımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi
açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu
anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya...
Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice
kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerinden ikram ettiler bana.
İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri
yemeyip bana ikram ediyorlardı. Sok oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime: "Bu adamlar isteseler beni su anda öldürürler ama öldürmüyorlar, beni doyuruyorlar. Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Hâlbuki beni cephenin gerisine ***götürdüler."

Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ''Yazıklar olsun bana''
dedim. Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu
İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış'' diyerek pişman
oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karsı ne yapsam diye
düşündüm durdum günlerce. Nihayet bizi serbest bıraktılar.

Memleketime döndüm. İste memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için
koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu iste."

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: "Talihin cilvesine
bakın ki o zaman ölmek üzereyken yaralarımı iyileştirerek sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türklerdi. Simdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine
iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya''dan
Amerika''ya gelirken bir Türele böyle karsılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz
Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna
bütün kalbimle inanıyorum."

Bu sözlerin ardından nemli gözlerle "Bana adinizi söyler misiniz?" dedi. "Ömer"
cevabini verdim. Merakla tekrar sordu: "Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?"

-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adini
vermiş.

-Senin adin Müslüman adı mı?

Ben, "Evet, Müslüman adı." deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta
oturmasına yârdim ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: "Senin
adin güzelmiş. Benim adim şimdiye kadar Josef Miller'' şimdiden sonra "Anzakli
Ömer" olsun." "Olsun" dedim.

-Peki hekim beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?

Saşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti? Meğer o bunu hep
düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş. "Tabii"
dedim. "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve İslam''in
şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de
ağlıyordu. Mırıldandı: "Siz Müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih
bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Tanrı''yi ansam olur mu?"

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Tanrı''yi zikretmeyi ihmal
etmiyormuş. Sonrasında bir tesbih bularak kendisine getirdim. Hasta yatağında
tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde
samimi bir şekilde rica etti: "Beni yalnız bırakma olur mu?"

-Ne gibi Ömer amca?

-Ara sıra gel de bana İslam''i anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O
sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum,
hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum:

"Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!"

Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk
bayrağı, göğsünde imanıyla koskoca Anzakli Ömer son anlarını yasıyordu.

Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i sehadet söylettim, o şekilde
kucağımda ruhunu teslim etti...

Ne yalan söyleyeyim ağladım, ağladım...

Bu yasanmış öyküyü aktaran, sayın Dr. Ömer Musoglu 85 yasındadır ve halen
İstanbul Moda''da oturmaktadır.

Son Güncelleme: Çarşamba, 11 Mart 2009 10:46
 

Lütfen yorum için kayıt olun

Free template 'Feel Free' by [ Anch ] Gorsk.net Studio. Please, don't remove this hidden copyleft!