Giriş



ZİYARETÇİ RAPORU

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün223
mod_vvisit_counterDün946
mod_vvisit_counterBu hafta5482
mod_vvisit_counterBu ay45648
JoomlaWatch Stats 1.2.8b by Matej Koval

Ülkeler

97.4%TURKEY TURKEY
1%UNITED STATES UNITED STATES
0.4%GERMANY GERMANY
0.1%UNITED KINGDOM UNITED KINGDOM
0.1%JAPAN JAPAN



OCAK 1975 OLAYLARINDA YAŞANANLAR PDF Yazdır e-Posta
Ayhan YILDIRIM tarafından yazıldı   
Perşembe, 22 Ocak 2009 19:23
      HEP DUYARIZ; YA AYLARDAN OCAK YILLARDAN İSE 1975'DİR BİR GRUP DEĞERLİ ABİMİZİN BAŞLATTIĞI SONRASINDA İSE ONLAR İÇİN ACILARLA DOLU AMA ONLARDAN SONRA GELEN ASTSUBAYLAR İÇİN ALINAN BAZI HAKLARIMIZLA İLGİLİ OLAYLARI MESLEK HAYATIMIZ BOYUNCA HEP DUYDUK AMA NE HİKMETSE HİÇ BİR BÜYÜĞÜMÜZ BİZE O DÖNEMDE NELER OLDUĞUNU NELER YAŞANDIĞINI ANLATMAMIŞTI NE BİLEYİM BELKİDE YAŞADIKLARINDAN OLACAK ANLATMAK İSTEMİŞLERDİ.
     DİĞER KARDEŞ SİTELERİMİZDEN OLAN "emekliassubaylar.org" SİTESİNİNDE YAZARLARINDAN OLAN DEĞERLİ BÜYÜĞÜM ÖKKEŞ KADRİ BAÇKIR KENDİ SİTESİNDE YAZDIĞI 1975 OCAK OLAYLARI YAZI DİZİSİNİN GENÇLERİMİZE VE BİZLERE ÖRNEK OLMASI, TARİHİMİZE BİR NOT DA NACİZANE BİZ DÜŞELİM DİYEREK YAZI DİZİSİNİ SİTEMİZEDE EKLEDİM.
     O GÜNLERDE YAŞANANLARIN TÜM CAMİAMIZA ÖRNEK OLMASINI, AYNI DUYGULARI ARTIK BİZLERİNDE YAŞAMASI GEREKTİĞİ KANAATİNDEYİM.
    1975 YILINDA MESLEKTAŞLARI İÇİN BEDEL ÖDEYEN DEĞERLİ ABİLERİM ELLERİNDEN ÖPÜYORUM.
    SAYGILARIMLA
                                                                                                                                      AYHAN YILDIRIM
ÖKKEŞ KADRİ BAÇKIR'IN OCAK 1975 OLAYLARINDA KENDİ KALEMİNDEN YAŞADIKLARI
Evet, yıl 1975, aylardan ocak. Hani adı büyük kendi küçük sermaye yağdanlığı gazetelere bedava manşet olduğumuz, sonra faturasını 2321 astsubay arkadaşımızın ömür boyu ödeyeceği karanlık ocak.
" Astsubaylar yan ödemeleri az buldu" manşeti ile mısır piramitlerinin içerisindeki çıkılması imkansız labirentlere atıldığımız karanlık günler. Oysa ilkeli ve araştırmacı gazeteciliğin gereği olarak o manşetlerin "Astsubaylara yan ödemelerde haksızlık yapıldı" olması gerekmez mi idi.?. Hani bir tabir vardır ya “vurun abalıya”. Evet, sermaye yağdanlığı, çıkar çevreleri yandaşı basın o abalıyı bulmuştu. “vurun abalıya”. Yoruluncaya, bıkıncaya, usanıncaya kadar vurun artık. Tirajını bir kaç yüz adet arttırabilmek için hem yarayı kaşıyacaksın hem tahrik edeceksin hem de avaz avaz bağıracaksın “vurun abalıya”.
Pekala assubaylar neden yan ödemeleri az bulmuştu. Kanını, canını, terini vatan'ı için tereddütsüz akıtan kolunu, bacağını, gözünü Cudi' de, Gabar' da K.Irak'ta, Kıbrıs'ta, görev verildiği her yerde her zaman bırakan bu necip milletin ordusunun 2 muvazzaf sınıfından biri olan astsubaylar neden yan ödemeleri az bulmuştu. Yoksa o dönemlerin hayali ihracatçılarının, banka soyguncularının, devlet'in malı deniz yemeyen domuz diyenlerin talan ettiği devlet hazinesinde ödenek kalmamıştı da daha önceleri Kd. Binbaşı statüsünde maaş ve yan ödeme alan astsubaylar birden bire asteğmen seviyesine düşürülmüştü? Sermaye yağdanlığı basın, çıkar çevrelerinin karanlık oyunlarını kamufle edebilmek için bir suçlu bulmuştu. “vurun abalıya”... magazin dünyasının rezaletlerini manşet yaparak Türk toplumunu dejenere etme çabasındaki basın 3 şehitten az ise haber özelliği taşımaz diyerek gazetelerinin 3 ncü sayfasında bir kaç satırla geçiştirdiği şehit haberlerinin basın ahlak kurallarıyla ne kadar bağdaştığını bilmesi gerekir...
İlkeli ve seviyeli basının görevi kamuyu ve kamuoyunu olabilecekleri sezinleyip haksızlıkları, adaletsizlikleri dile getirerek uyarmak olması gerekmez mi? Cudi' de, Gabar' da kuzey Irak'ta, Kıbrıs'ta canını, kanını, kolunu bacağını bırakan bordo berelinin, 1/4 üne inemeyen tek yüksek okullunun astsubaylar olduğunu yetkililere, ilgililere ve kamuoyuna duyurarak üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerekmez mi? -17 Nisan günü TBMM' inde kabul edilip 18 Nisan'da tekrir'i müzekkere ile vede sudan bahanelerle müktesep hakları ellerinden gasp edilen astsubayların sesi olması gerekmez mi? Amma heyhat.
Neyse gelelim 1975 in o soğuk kış günlerine. Eskişehir 1. Ana jet üste görevliyiz. Kıbrıs barış harekatı henüz yeni bitmiş. Harekata katıldığımız F-100 uçaklarının yerine F-4 (fantom) larla tanışacak Türk hava kuvvetleri. Hepimizde bir sevinç bir telaş çünkü daha da güçlenecek ordumuz. Palikarya bakamayacak artık kem gözle yurduma, Kıbrıs'ta soydaşım soy kırıma uğramayacak. F-4 (fantom) M.T.D. elektronik silah oryantasyon kursuna gönderilen ilk on astsubaydan biri oluyorum. On kişilik bir ekip, hepsi astsubay çvş. Dinamik, enerji dolu, bilgili ve seviyeli. 3 aylık bir kurs, 3 ay sonra hepimiz fantomcu olacağız. Hayalimizde yaşattığımız o hayalet uçaklarda göreve başlayacağız. Günler, haftalar, aylar o kadar çabuk geçiyor ki artık kursumuzun son günleri. Diplomalarımız hazırlanıyor bile. 15 Ocakta mezuniyet törenimiz var. Fantom F-4 M.T.D. okul komutanlığının ilk mezunları olacağız.
İş riski ve temininde zorluk adı altında sadece TSK'yı kapsayan bir yan ödeme kararnamesi de çıkmak üzere o günlerde. Bu yan ödeme kararnamesi ile daha önceleri Kd.Bnb. Seviyesinde yan ödeme alan Astsubay Kd.Bçvş. Asteğmen seviyesine geriliyor **??** ne oldu da , sebep neydi de. **?**
Hiç bir geçerli nedene dayanmadan, temel araştırması yapılmadan alel acele çıkarılan, hakkaniyet ve hukuk kuralları ihlal edilerek anayasa koruması altındaki hakları ellerinden alınarak mağdur edilen astsubayların tüm hak arama yolları tıkanmış, siyasilerle ve bazı basın kuruluşlarıyla yapılan çözüm arama görüşmeleri sonuçsuz kalmıştı. Çünkü o basın manşet yapacağı bu olayı sezmiş ve bir tilki kurnazlığıyla beklemeye başlamıştı “vurun abalıya” işaretini verebilmek için.
Oysa Kıbrıs barış harekatı yeni bitmiş, TSK’de büyük bir zafere daha imza atmıştı. Daha terlerimiz dahi kurumadan ne çabukta unutulmuştu o zaferin kazanımında kanı , canı, teri olan astsubaylar..
Müktesep haklarımız elimizden alınmıştı. Haklıydık, bu haklı sesi duyurabilmek için telefonlar, telgraflar ve görüşmeler neticesinde bir karar aldık. "iki gün göreve gitmeme kararı" idi bu. Haklıydık, sesimizi duyurabilmek için bizleri ömür boyu mahkum edecek ve haklı iken haksız konuma düşürecek bu karara mecburduk.
TSK' nin şerefli bir mensubu olarak yaşamıma onurlu devam edebilmek için bu alınan karardan kendimi soyutlayamazdım. Neticesi ne olursa olsun katlanmalıydık. Çünkü yapılan haksızlıklara sessiz kalmak yapılacakların devamı demekti. Gençtik, cesurduk, zekiydik ve hepimiz teknik elemandık. Terimizi döküp, emeğimizle yoğurup ekmeğimizi her ortamda kazanabilirdik.
9, 10 (11, 12. "c.tesi, pazar") ocak günleri ((" 33 yıl geçti aradan, o gün doğanlar hayatının olgunluk dönemlerini yaşıyor bugün. Tarihte hatam varsa affola")) göreve gitmedik. Yani dört gün oldu, iki günlük karar. 13 0cak ocak pazartesi mesai otobüslerine binip kurs gördüğümüz f-4 MTD okul komutanlığına geldiğimizde kimsenin ağzını bıçak açmıyor, herkes olacakları kendi kafasında muhakemeye çalışıyordu. Suskunluğumuz öğle yemeğine kadar sürdü. Aldığım kısıtlı maaşa katkısı olur düşüncesi ile bir astsubay ağabeyimin düğün hediyesi olarak aldığı sefer tasımda akşamdan hazırlanmış yemeğimi atıştırabilmek için tabldotta toplandığımızda kendi kafamızdaki muhakeme neticelerini seslendirmeye başlamıştık geç olsa da. Hani bir tabir vardır ya kırk kafadan kırk ses diye kırk kafadan yüzlerce ses çıkıyor amma kimsede neticenin nereye varabileceğine dair net bir şey söyleyemiyordu. Buna amirlerde dahil di. Çünkü bu bir ilkti. İlkler insanları, toplumu nerelere götürür bilinmezdi. Hatta haksızlığa boyun eğmiş kaderine razı bazı arkadaşlar yanımıza dahi gelemiyor, gözlerini bizlerden kaçırıyorlardı. Daha neler neler. Sitemizin etik kurallarıyla bağdaşmayacağı için yazamadığım neler neler. Olacakla öleceğe çare yok. Onur mücadelem için olacaklara katlanacak kadarda hazırız deyip başladık beklemeye. Hava kuvvetlerinde toplam 2321 assubayın bu eyleme katıldığını öğreniyoruz günler sonra. Çoğunluğu meslek hayatının baharında, ilk basamağında olan uçak teknisyen astsubaylar bunlar genelde. Sonradan denizcilerin vede birkaç karacı astsubayın destek verdiğini öğreniyoruz bu onur mücadelesine.
Tam 33 yıl, evet tam 33 yıl öncesinin teknolojiden, teknik donanımından, telefonundan ve en önemlisi de böyle bir siteden yoksun olarak telgrafla iletişim kurabiliyoruz sadece birbirimizle. Böyle bir site ne mutlu bu siteyi kuranlara, yürütenlere, okuyanlara, yazanlara. Ne mutlu bu onur mücadelesinin kalbi yumruk kadar yüreği mangal gibi gönül erlerine.
Ve günlerden 15 0cak. Sabah kurs komutanı Kd. Bnb. Mete g. Beni çağırarak " kurs birincisi oldun amma sizinle beraber kurs gören Ütğm. Eşref k. Yı kurs birincisi olarak açıklayalım. Nede olsa sizin silah subayınızdır" diyor. İtiraz ediyorum. İtirazımın nedenlerini ve düşüncelerimi aktarıyorum. Oda kabul ediyor bu makul ve yerinde düşüncelerimi. Bugün mezuniyet törenimizin olması gerek amma ters giden bir şeyler var sanki. Herhangi bir hazırlıkta yok görebildiğimiz kadarıyla. Bekleyelim, görelim hayırdır inşallah.
Evet 15 ocak, saat 16.00 . Kurs normal olarak 16.30 da bitiyor. Saat 17.00 da da mesai otobüsleri şehire hareket ediyor. Şehir epey uzak görev yerimizden. Mesai otobüsünü kaçırdınız mı. O günlerde şehire gitmek çok zor. Özel araç falanda , nerede. Zor günler o günler.
Saat 16.00 sularında sınıfımızın kapısı çalıyor, aceleci ve öfkeli bir şekilde. "" herhalde diplomalarımız verilecek alel acele bir şekilde."" ""demek bu telaş ondan.""
Sınıfımıza kurs komutanı Mete g. Giriyor. Kurs öğretmenlerimiz Asb. Kd. Bçvş. Nafiz arda (1958/?) Ve Asb. Bçvş. Sedat Gürcan’dan(1966/?) İzin isteyerek
Silah kursundaki on Astsubayın 1.tak. Hv. Kuv. Komutanlığı askeri mahkemesi savcılığından istendiğini söylüyor. Hava kuvvetleri MTS okulunda açılan fantom (f-4) kursunun ilk öğrencileri olan bizler 1975 0cak olaylarının askeri savcı önüne çıkarılan ilkleride oluyoruz böylece.
Nasıl olsa geri döneceğiz umuduyla zati eşyalarımızı ve ders kitaplarımızı sınıfımızda bırakarak kurs komutanlığının önünde bekleyen otobüse biniyoruz. O otobüsün şoförü er gideceği adresi o kadar iyi biliyor ki araç komutanının emrini beklemeden hareket ediyor ve doğruca 1.ci taktik hava Kuv. Komutanlığı askeri mahkemesinin önüne kadar götürüyor bizleri. Meslek hayatımız boyunca ilk defa kapıda karşılanıyor ve ilk defada savcı karşısına çıkarılıyoruz. Savcı ifadelerimizi alıyor olacakları bilircesine de bizleri tutuklanma istemi ile askeri mahkemeye sevk ediyor. Ve yine bir ilk. Hakim karşısına çıkarılıyoruz. Mahkeme heyeti 3 hakimden oluşuyor. Bir binbaşı, bir yüzbaşı ve bir asteğmen. Askeri savcı suç teşkil eden unsurları ardı ardına sıralayarak hafızamda kalan şu sözlerle noktalıyor iddia makamının görüşlerini "" t.s.k. da birlik ve beraberliği bozmak ve sözleşerek firar fiilini oluşturmak nedeniyle 5 yıl ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına""
Kalbi vatan ve bayrak sevgisi ile dolu bu gencecik astsubaylar neler neler yapmışız da meğer haberimiz yokmuş. Haklı olmak değil haklı kalabilmek ne kadarda önemli imiş. Sonraki yaşamımda haklı olup haklı kalmaya çalıştım amma. Başara bildim mi bilemem.
Hakim binbaşı sorgulamaya başlıyor. Saate bakıyorum 16.50 yani mesai otobüslerimiz hareket etmek üzere. 10 dakikaları kalmış sadece.-"" sayın hakimim"" diyorum. Mesai otobüsleri gitmek üzere, ya biraz acele ediniz yada yarın devam edelim bu sorgulama işlemine. Kaşını kaldırıp bana bakıyor. Belki de anlıyor bu masumane isteğin masum insanlarının masumiyetini ve haklılığını. ""- daha çoook mesai otobüsleri gidecek."" diyor.
Hakimin bu sözünün ne manaya geldiğini o zaman anlıyorum. Hakkımızda karar verilmiş bile. Tutuklanıyoruz.
Bizi askeri mahkemenin giriş kapısında karşılayan rütbelilerin yerinde tam teçhizatlı erlerle karşılaşıyoruz bu kez. 10 tutuklu astsubay ve tam teçhizatlı 20 asker var artık karşımızda. Bizi buraya 10 kişi olarak getiren otobüste 30 kişiyiz şimdi. O servis otobüsünün şoförü bizleri götüreceği 2.ci adreside iyi biliyor olmalı ki doğruca 1.ci taktik Hv. Kuv. K.lığı askeri ceza ve tutuk evi kapısının önüne kadar kimseye bir şey sormadan getiriyor kullandığı otobüsü. Ceza ve tutuk evi önünde önce silahlı muhafızlar iniyor otobüsten. Gerekli emniyet önlemleri alındıktan sonrada hak arama mücadelesinde, haksızlıkla bir daha karşılaşan bizler. 10 astsubay. Kıbrıs barış harekatının yorgunluğunu üzerinden atamamış, terlerini, kanlarını o harekatta akıtmış bizler, palikaryalara, enosisçilere makaryos'lara bombayı, mermiyi, roketi, napalmi santim, santim hazırlayan oradaki soydaşımın, tabip binbaşının enosisçi palikaryalar tarafından katledilen çocuklarının intikamını almaya çalışan, Kıbrıs Türk toprağıdır, rumun olamaz diyen bizler. Şimdi silahlı muhafızlar eşliğinde indiriliyoruz, gururla, onurla, şerefle bindiğimiz o otobüslerden.
Askeri ceza ve tutuk evinde önce bir odaya alınıyoruz. Bu oda ceza evi müdürü Hv. Piyade Kd. Bçvş. Muhittin (falan filan'ın)1957/? Odası soyadını hatırlamam, hatırlasam da anmam zaten. Muhittin efendi, yedeğinde teskeresine bir kaç ay kalmış, Erzurumlu gardiyan Sabri çavuş başlar konuşmaya.
"Burada benim olmadığım zamanlarda Sabri çavuş buranın komutanıdır. Onun sözleri benim emirlerimdir." der ve üst aramalarına geçilir böylece.
Tekrar döneceğiz umuduyla askeri mahkemenin yolunu tuttuğumuz fantom kursu sınıf okulunda bıraktığımız zati eşyalarımızın yanımızda olmaması nedeni ile üst aramalarımız çabuk biter. Kayda değer bir eşyada bulunmaz. Zaten ne olabilir ki?. Amma aklımda, evlilik hediyesi olarak bana hani o astsubay ağabeyimin aldığımız kısıtlı maaşı daha iktisadi kullanabilmem sebebiyle hediye ettiği sefer tasında kalır. Keşke onu bugün yanımda getirmeseydim, evde pişirilen kuru fasulye ve bulgur pilavı yerine, kantinden alacağım yarım ekmek, çeyrek helva ile idare etse idim.
Askeri ceza ve tutuk evi 6 koğuştan oluşuyormuş. Her koğuşta çift katlı 5 ranza var, yani koğuşlar on kişilik. Koğuşa alınıyoruz. Üstümüze kapanan son kapı bu. Tam 7.ci kapı yani. Artık dışarıya çıkabilmemiz için tam 7 adet demir kapının açılması lazım. Saat 20.00, koğuşta üzerlerine tam 7 adet demir kapı kapatılmış, iaşeleri çıkmamış, aç susuz ve sigarasız geçiriyoruz geceyi daha doğrusu geçirmeye çalışıyoruz. Tutuklandığımızı ne arkadaşlarımız nede eşimiz biliyor. Ocak olaylarının ilk tutuklamaları bunlar.
Sabahın ilk ışıklarına kadar kapanmamış gözlerimiz, artık yorgunluktan istemeye, istemeye kapanırken sabah saat 6.00 da Sabri çavuşun koğuşun koca demir kapısını kilitleyen koskoca anahtarın metal sesi ile açıyoruz.
" Kalkkk. Hizaya gelll."" diye bağırıyor Sabri çavuş. Düne kadar komutanım dediği komutanlarına komut verme edasıyla.
Sabri çavuş komutlarına devam ediyor. ""sağdan sayyy""
1, 2, 3, ......... 10. Son.
Allah, Allah, neler oluyor, alexsandr soljenist'in gulağ takım adaları, hanri charier'in fransız guiana'sı yoksa todor jivkov dönemi Bulgaristan’ının Bulgar mezalimine başkaldıran Türk’lerin sorgusuz, sualsiz atıldığı tuna nehri üzerindeki belene ceza evinde miyiz.?. Diyorum kendi kendime. Ben bunları düşünürken Sabri çavuş "" biraz sonra çorbalarınız gelecek, herkes çorbasını içtikten sonra çorba taslarını koğuş içerisindeki bulaşıkhanede yıkayıp öyle teslim etsin görevli er'lere"" kirli tas, tabak istemem."" kaşımı kaldırıp ters ters bakıyorum Sabri’ye. Ne demek istediğimi anlamışçasına ""sen mahkumsun bir şey yapamazsın"" dercesine alaylı bir tavırla o da bana bir nazar sallıyor. Zavallı. Zavallı bilmiyor ki onurları için, meslek hayatlarını, beş, on yıl hapis cezasını göze alanların, onurlarından taviz vermemek için daha yapacak çok şeyleri olduğunu. Nereden bilebilir ki.?. Zavallı.
Gardiyan Sabri, sayımı yaptıktan sonra çıkıyor koğuştan. Biraz sonrada iki çorbacı er eşliğinde gardiyan Sabri tekrar koğuşa giriyor. Çorbalarımız dağıtılıyor. Bir fırsatını bulup çorba dağıtan er'e muhittin başçavuş'a görüşme isteğimin olduğunu ileti ver diyorum. O er ilettin mi.?. İletebildi mi.?. Bilemem amma o gün ne muhittin efendi nede başka bir rütbeli koğuşumuza gelmiyor. Gün çok sıkıcı. Ne TV. Ne bir radyo nede tarihi eskide olsa bir gazete var elimizde. Dışarıda neler oluyor, neler bitiyor, başka tutuklanan arkadaşımız var mı? Hepsi kocaman bir soru işareti belleğimizde, beynimizde. İkinci bir ceza bu, haksızlığa baş kaldırınca haksız yere tutuklanan, haklılara verilen ikinci bir ceza. Tecrit cezası. Ve cezaların en büyüğü. Hani bu günün ABD ve İngiliz ittifakının Müslüman mahkumlara uyguladığı, Mao dönemi Çin'ininde batı Türkistan Türk’lerine, Lenin ve Stalin döneminin kominizm karşıtı herkese uyguladığı, tecrit cezası. Yıllar sonra, Mao Çin’inden kaçıp Türkiye’ye gelen Türkistan Türk’ü baratacı (beraat hacı ) nin hayat hikayesini okurken bir film şeridi gibi o günler geçti gözlerimin önünden. Allah rahmet eylesin o nur yüzlü ihtiyara. Yaşamı boyunca düşlediği o kutsal toprakları ziyarete giderken hac yolunda son nefesini veren ak sakallı Türkistan Türk’ü. Ruhun şad, mekanın cennet olsun. Nasılda direnmişsiniz, bir avuç Türk Mao’nun haksızlığına, mezalimine.
Eyvah, eyvah ki eyvah. Nerelere dalmışız, nerelere gitmişiz. Türkistan nire, askeri ceza evi nire.. En iyisi keselim bu meseleyi burada. Dönelim kendi onur mücadelemizdeki olanlara, olacaklara.
Uyuduk mu, uyumadık mı, bilmem. Ah bir paket sigaramız olsa idi ne olurdu.?. Bölüşür, paylaşır yarım yarım . Belki her nefes çekişimizde biraz efkar dağıtır, biraz yavuklumuzu düşünür biraz rahatlardık. Maalesef oda yok. Saat demek ki yine sabahın 06.00 sı olmuş, kocaman metal anahtarın kilidini çevirdiği koskoca demir kapı yine gıcırdayarak açılıyor sabahın sessizliğini yırtarcasına.
Bu defa gardiyan Sabri ve yedeğinde iki er. Girerler koğuşa. Yani yine aynı terane.
Sabri başlar yeni komutlarına "kalkkk , hizaya gelll", "sağdan saaağ" derken , saydırtırmam Sabri’ye. Dedirttirmem. Sabri doğru revir'e. Bende bir kaç saat sonra muhittin efendinin karşısına.
" sen bunu nasıl yaparsın " diye başlar bağırmaya muhittin efendi.
Aynı ses tonu ile karşılık veririm bende.
" bizler zümremizin onuru için buradayız. Her şeyi göze almışız, gerekirse daha da fazlası olur.""
" ya öylemiii ? Görüşürüz bakalım "" der.
" görüşelim. Elinden geleni ardına bırakma. Unutma ki sen bu felsefe ile kunta kinte'de olamazsın. Çünkü zaman, zaman onlar dahi yapılan haksızlıklara baş kaldırabilmişlerdir. " derim. Çok kızar bu sözlerime. Ama yapabileceği fazlaca da bir şey yok. Sadece yetkisini kullanıp, hücreye atabilir. Ve onu da yapıyor.
Biz, tutuklanan ilk on kişi birinci koğuşta yatıyoruz. Yani ceza ve tutuk evinin sol tarafında. Bu sol taraf 3 koğuştan oluşuyor. Sağ tarafta bunun simetriği. Koğuşların önündeki koridorda iki hücre var. 2 şer metrekarelik. Bunların demir kapılarında da 20 ye 15 cm. Genişliğinde bir mazgal. Gereğinde konuşulsun, yemek, su verilsin diye. Oh be, kurtuldum tecrit cezasından. Burası koğuştan daha da rahat. Çünkü en azından koridorda neler oluyor görebiliyorum.
Öğle yemeğimi getiren er'e usulca soruyorum.
" bizden başka tutuklananlar oldu mu ? ""
" evet " diyor. " dünde (16 0cak)10 kişi daha geldi, onlarda 2.ci koğuşta. 3.cü koğuşuda bugün hazırladık. Bugünde 10 kişi gelecekmiş herhalde."
" 2.ci koğuşa gelenler kimler?. Biliyormusun.? "
" bilmiyorum " diyerek karşılık veriyor kısaca.
Mevsim kış. Hava soğuk. Eskişehir'in zemherisi yani. Havalarda çabucak kararıyor. Hoş kararmasa ne fark eder., hiç bir yerden gün ışığı sızmıyor ki.
Akşama doğru bir hareketlilik başlıyor. Her halde 3.cü koğuşunda misafirleri geliyor olsa gerek, diyorum kendi kendime. Zaten başka kime diyebilirim ki, kim var ki yanımda. Evet bir müddet sonrada ayak sesleri gelmeye başlıyor, sessizlik koridorundan. Dikkatle bakıyorum, 20 ye 15 cm.lik mazgal deliğinden koridora. Kimler geliyor acaba ? Diyerek merakla. Recep, İbrahim ve zafer, on kişilik ekipten 3.ünü fark edebiliyorum sadece. 3. Üde devre arkadaşım. 3. Üde uçak makinisti. Zafer en gerisinde yürüyor on kişilik gurubun.
" şiştt, zafer, naber " diyorum.
Koridorun loş ışığında sesin geldiği yöne çeviriyor başını. Daha alışmamış, belli, gözleri bu loş ışığa.
Sesimden tanıyor.
" sağol devrem " ve yürüyor. Koridorun sonundan gelen tazyikle. Başka ne diyebilir ki, ne desinki.?.
Düşünüyorum, demek 30 kişi olmuşuz, 3 günde burada. Acaba diğer birlikteki arkadaşlarımızdan tutuklananlarda varmı ?. O sırada mazgaldan bir kağıt uzatılıyor.
"- bunu sana gönderdiler 2.ci koğuştan."
Alıyorum, gönderilen kağıdı. 2.ci koğuşta yatan arkadaşlarımızın isim listesi bu. Rahmetli recep oluk (1966/?) Ve dokuz arkadaşı. -
Saat 20.00 suları. Kapım açılıyor. Koğuşa gideceğim söyleniyor. 12 saat kadar kalmışım bu ucube yerde. Olsun, bir nebzede olsun , bir şeyler öğrenebildim bu sayede. Muhittin efendi insafa mı geldi, yetkisimi o kadardı, yoksa birilerimi daha fazlasına müsaade etmedi.?. Bilemedim , öğrenemedim.
Koğuşa dönüyorum. Ben onları, onlarda beni merak etmişler, bu 12 saat lik sürede. Can arkadaşlarım benim. Canım arkadaşlarım. Can arkadaşlıklar. Nerede o dostluk, o samimiyet. Nerede o günler. Emekli olalı tam 16 yıl geçmiş. Çoğumuz kaybettik birbirimizin izlerini. Belki
De temelli kaybettiklerimizde var, o can dostlardan, hayata elveda diyen. Bakın artık o günler geride kaldı.
"beynimizde, eyleme geçirdiklerimizden daha fazlasını taşımıyorsak, eylemede pek fazla bir şey geçirememişizdir."
12 saatlik hücre cezası neticesinde koğuşa döndüğümde sanki aylardır görmemişçesine sarılıyoruz birbirimize. Can arkadaşlarım. Canım arkadaşlarım. Ne kadarda severmişiz birbirimizi.
Heyecan ve merakla soruyorlar, neler olup bittiğini. Mazgal deliğinden bana uzatılan 2.c. Koğuş listesini bende onlara uzatıyorum. Ve son olarakta 3.cü koğuşa gelen 10 kişi ve o loş ışıkta onların içerisinden ancak tanıyabildiklerimi. Recep, İbrahim ve zafer.
Bugün 18 0cak. Yani tutuklandığımızın 4.cü günü. Sabah saat 06.00 sularında koğuşumuzun koskoca demir kapısı yine, insanın sinirlerini bozan o metal gıcırtısıyla açılıyor. Ama gardiyan Sabri çavuş yok. Onun yerinde başka bir çavuş ve 2 er.
" çorbalarınızı getirdik" diyor, nezaketle.
" çorba taslarınızı yıkamayabilirsiniz"
Allah, Allah. Bu değişimin nedeni ne, her ne ise yinede iyi bir gelişme.
Saat 10.00 da dahili havalandırmaya çıkacağımız söyleniyor bu arada. Yani tam 4.cü günde normal cezaevi koşullarına dönülmeye başlanılıyor. Ziya paşa boşuna dememiş,
Nuh ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.
Saat on ve dahili havalanmaya çıkıyoruz. Dahili havalandırma denilen yer, tek giriş ve çıkış kapısı koğuş içerisine açılan, 10x4 metre ebatlarında, etrafı 6 metre yüksekliğinde, dışarı ile hiç bir irtibatı olmayan, duvarlarla çevrili, sadece gökyüzünü görebildiğiniz volta sahası.
Başlıyoruz hapishane tabiri ile volta atmaya, 4 gündür hareketsizlikten uyuşmuş ayaklarımız, kanlansın, canlansın diye. Ve her adım atışımda, hani o Kasımpaşa külhanbeylerinin Türk filmlerindeki volta sahneleri geliyor aklıma.
Bugün tutukluluğumuzun beşinci günü,
Kalbi yumruk kadar yüreği mangal tutuksuz bir kaç arkadaşımız, bir kaç paket sigara, bir kaç paket bisküvi, birazda meyve ile gelmişler, askeri cezaevi nizamiyesine. Fakat görüştürülmemişiz. Gelenler kimlerdi, ne dediler, nasıl döndüler o ceza evi kapısından öğrenemedik. Amma getirdiklerinin belki bir kısmı, belki de tamamı bizlere ulaştırıldı, paketleri getiren erler tarafından.
Öğleden sonrada 10 arkadaşımız daha getirilmiş. Yani 60 kişi kapasiteli cezaevinde 50 kişi olmuşuz. Diğer koğuş ise eski hükümlü ve tutuklulara ayrılmış. Bunlar genelde 12 mart 1971 muhtırası tutuklu ve hükümlüleri. (zamanla hepsine af çıktı, suçları ne olursa olsun. Amma bizlere asla. Suçumuz ne idi pekala, suçumuz sadece kendilerinin yapmış olduğu haksızlık, adaletsizlik, hakkaniyetsizliklerle dolu çıkarılan bir uygulamaya karşı çıkmak. Bende, bizlerde onları affetmedik , affetmiyecegiz.)
Günler, saatler sanki çakılmış yerinde. Geçmiyor zaman. 50 arkadaş olmuşuz, bu ucube yerde. Kafakola aldığımız erlerin diğer koğuşlara götürüp getirdiği pusulamsı yazılarımızın dışında bir birimizi ne gördük nede sesini duyduk tam 10 gündür. Evet bugün tam 10.cu günü haksızlığa baş kaldıranların özgürlüğünün kısıtlanmasının.
Bir emir geliyor ceza evi yönetiminden.
"herkes hazırlansın, gidiyorsunuz."
Allah, Allah, gidiyoruz gitmesine de, acaba nereye.
Alel acele topluyoruz, tutuklandığımız gün yanımızda olan bir kaç zati eşyamızı. Zaten kimse ile görüştürülmediğimiz, ziyaretçimizin dahi olmadığı bir ortamdan çıkarken daha fazla neyiniz olabilir ki.?
Sıra ile çıkarılıyoruz koğuştan. Bizi kapıda bekleyen o ring otobüsüne, buraya geldiğimiz şekilde tekrar bindiriliyoruz, muhafızlar eşliğinde.
O ana kadar hiç bir şey söylenmemiş, hepimiz meraktayız, acaba nereye ve neden gidiyoruz.
Araç komutanı, gidilecek yeri söylüyor şoföre
" eski hava savunma komutanlığına gidiyoruz."
"ama bizler tutukluyuz. Bir kaç yıldır boş ve metruk bu binada ne işimiz var" dercesine bir birimize bakıyoruz sadece.
15 dakikalık bir yolculuğun sonunda eski hava savunma komutanlığı binasının önündeyiz. On günde neler olmuş, neler. O metruk bina modern bir ceza evine dönüştürülmüş ve ilk konuklarını bekliyor. İniyoruz tekrar bir düzen içerisinde otobüsten. Giriyoruz binadan içeriye. Bir koğuş tahsis ediliyor bizlere. Ama bu koğuş 20 kişilik. Bakalım diğer koğuş arkadaşlarımız kim olacak. Büyükçe bir yemekhaneside var. Artık bütün tutuklu arkadaşlarımızla burada beraber yemek yiyecek, muhabbet edecek, üstüne üslük birde televizyon izleyeceğiz. Çünkü yemekhanenin köşesinde bir TV. Ve de yan tarafında kullanma saatlerini belirten bir çizelge. Yarım saat kadar sonra diğer arkadaşlarımızda geliyor bunlar bizden bir gün sonra (16.0cak.1975) tutuklanmış 2. Koğuş mevcudu. Sarmaş dolaş oluyoruz, onlarında gelmesiyle bizim yeni koğuşun mevcudu tamamlanmış oluyor. Şimdi 20 kişiyiz koğuşumuzda.
Akşama değin periyodik aralarla bu nakil işleri devam ediyor. Artık bizden tutuklu kalmamış 1.nolu as. Ceza ve tutuk evinde.
Akşam, hepimiz yemekhanedeyiz. Kalitesi biraz arttırılmış, tuzu biberi yerinde, yemeklerimizi yiyince başlıyoruz muhabbete, günlerin hasreti , özlemi ile. Ve de son gelen kafiledeki arkadaşlardan öğreniyoruz. ""bizlerin boşalttığı, 1 nolu as. Ceza ve tutuk evine 20 kadar denizci arkadaşımız getirilmiş. (sayın Mustafa sevimli ağabey sizi hatırlamamak mümkün mü burada.)
Çaylarda demlendi, keyifle içiyoruz. Biraz sonra TRT'de haberler var (o yıllarda sadece TRT 1 yayında). Haber özetlerinde, sayın genelkurmay başkanımız bir açıklama yapacakmış. Merakla bekliyoruz. Acaba ne diyecek. Yoksa dönemin hükümetinin çıkarmış olduğu yan ödeme kararnamesindeki yanlışlık düzeltildi, astsubaylara hakları verildi mi...????
Ve saat 19.00 sabırsızlıkla beklediğimiz haberler başlıyor.
TRT spikeri tuna huş'un açış konuşmasından sonra sayın genel kurmay başkanımızın ""1975 ocak olayları olarak tanımlanan eyleme katılan bütün astsubayların t.s.k. ile ilişiği kesilmiştir"" diyerek başlaması haberin devamını dinleyemeyecek kadar bir uğultu ve gürültüye sebep oluyor, yemekhanemizde.
Sevinenler, üzülenler, endişeler ve gelecek kaygıları başlıyor. Acaba yargılanma sürecimiz nasıl olacak , savcının 5 yıl ağır hapis cezası istemi ile tutuklanmamıza, mahkeme nasıl bir karar verecek.? Yoksa beş yılmıııı. Evet bu muhtemel, t.s.k. ile ilişiği kesilenler, geleceğe örnek olsun denerek cezanın azamisine çarptırılabilinirler. Tabi ki 100 'e yakın bir topluluğun düşünen taze beyinlerinin kendi bilinmeyen gelecekleri hakkında yorum üretmekten gayrı neleri olabilir ki.?
Genelde dar gelirli ailelerin çocuklarıyız. Üniversite imtihanlarında başarısız olmamızdan değil, kısa yoldan hayata atılma düşüncesinden dolayı seçmişiz bu mesleği.zaten bu şarlar altında seçenek çeşnileri bizlere ne kadar sunulabilir ki. Bizler kısa yoldan hayata atılacak, üniversite okumak için çırpınan küçük kardeşimize harçlık, hasta anamıza ilaç, kışları ceketsiz geçiren babamıza ceket, bayramlarda giymesi içinde bir ayakkabı alacağız, yıllarca delik tabanından su alan romatizmalı ayakları ısınsın diye.
Ama ne yazık ki bunları yapamayacağız, bakın t.s.k. ile ilişiğimiz kesilmiş. Yıllarca yatıp çıkacak ve ""ordudan atılmış""-""yaramaz insan"" olarak alnımıza vurulmuş leke ile tekrar topluma adepte olup ekmek kavgasına başlıyacağız.
Günler geçiyor. Geleceğimizle ilgili belirsizlik daha da büyüyor belleğimizde, kemiriyor bizleri. Yarını ne olacağı belli olmayan 100'e yakın insan
Ben biraz şanslıyım herhalde diğerlerine göre. Hava harp okulunda okurken maaşımın bir miktarını gönderdiğim, hava pilot teğmen kardeşim a.Atilla Baçkır (1974/21) bir pilot teğmen arkadaşı ile bana büyükçe bir zarf gönderiyor. Teşekkür ediyorum, getiren teğmen’e.
Merak ve acele ile açıyorum zarfı. Bir kısa mektup ""ağabey haklı davanda sonuna kadar yanındayım, yattığın sürece maaşımı ikiye böler paylaşırım. Ellerinden öperim.""
Tam 1300 lira var zarfta, yani maaşımdan da fazla. Sağolsun yattığım sürece bu devam etti. Şimdi THY Airbus a-340 larda uçuyor. Allah onun ve onun gibi fedakar, vefakar kardeşlerimizin yolunu açık etsin.
Günler geçiyor, sanki gün değil de yıl gibi, çünkü TV. Haberlerinde , genel kurmay başkanımızın "".""eyleme katılanların tamamının t.s.k. ile ilişiği kesilmiştir""."" dediği günden tam 15 koca gün geçmiş, yani 15 adet 24 saat. Dile ne kadarda kolay geliyor, bir tıklama ile yazılıp, bir solukta okunan.
Belirsizliklerle dolu 15 gün, oysaki bugün tutukluluğumuzun 26.cı günü.
"acaba, 5 yıl ağır hapis cezası ve sivil ceza evelerine sevk" mi ?
"yoksa savcının talebi olan 5 yıl istemi daha damı artırılarak askeri ceza evlerinde, infaz"mı
Acaba ve yoksalar la yüklü yüzlerce soru, binlerce cevaplama.
Beklemek, kaderine razı olanların bekleyiş çaresizliğinden gayrı yapacak bir şey yok. Ne olabilir ki.
Ve tam 26.cı gün bir haber ulaşıyor bizlere. Hava kuvvetleri komutanımızın, genel kurmay başkanımızla olan özel görüşmesinden ""0cak 1975 eylemcisi astsubayların ordu ile ilişikleri kesilmemiş olup, askeri mahkemelerin haklarında vereceği karar uygulanacaktır.""
Bu haber, sevinç, endişe yumağı ve mahkeme kararlarını bekleme zorunluluğunu getiriyor beraberinde. Bekleyeceğiz, bekleyecek ve göreceğiz yarınımızın ne olacağını.
Bazı suçlar vardır, tekerrür nedeni ile az çok bilinir karşılaşılacak ceza. Amma bu bir ilk. İlkler insanları, toplumu nerelere götürür bilinmez ki?
Günler bu bilinmezi, bilinmezin çözüm yollarını arama düşüncelerinden oluşan sohbetlerle geçiyor. Bazen olumlu, bazende karamsarlık sarıyor, günlerin yorgunu belleklerimizi.
Ama kırgınlık yok, tek ses, tek yürek, tek bilek olmuş, kalbi yumruk kadar, yüreği mangal gönül erleri.
Günler, haftalar vede aylar geçiyor, geleceğimiz hakkındaki belirsizlik büyüyeyerek kemiriyor belleklerimizi.
Acabalarla dolu saatler, geceler.
Bir daha ne zaman hakim karşısına çıkacağız,
Genelkurmay başkanının TRT haber bültenlerinde açıkladığı gibi ""ordu ile ilişikleri kesilmiştir""mi ?
Yoksa hava kuvvetleri komutanımızın açıkladığı gibi "" ordu ile ilişkileri kesilmemiş olup, haklarında, askeri mahkemelerin vereceği karar uygulanacaktır"" mı ?
Acaba askeri mahkemelerin kararı ne olacak.
Kıbrıs barış harekatının fiilen bitmiş olmasına rağmen, devam eden teyakkuz durumu nedeniyle, askeri ceza kanununun seferi durumlarındaki yargılama kurallarımı uygulanacak hakkımızda.?
Bir çok acabalarla dolu günler ve saatler. Geçmek bilmeyen dakikalar. Katlanmaktan başka çare yok. Katlanacağız, amma bir de şu yoksulluk olmasa.
Hani o maaşlarımızın tamamı olmasa da, küçük bir bölümünü verseler de, kiralarımızı ödeyemezsek de, elektrik, su giderleri karşılansa, bebesi olanlar (ki o tarihlerde genelde genç astsubayların tutuklu olması nedeniyle, bir çok arkadaşımızın küçücük yavruları var idi. Süt'e ve mama'ya muhtaç)!!!!!
Bir haber alıyoruz,
Olaylara karışmamış, karışamamış, bazı duyarlı arkadaşlar, aralarında bir miktar para toplarlar, bizlere ulaştırılsın diye. Fakat o günler zor günler. Bizlere ulaşmak, aramak, hal hatır sormak, yardım toplamak amacıyla girişimde bulunmak dahi çok zor vede takipte. !!!!!
Ama yinede bazıları toplamış işte böyle bir yardımı. Bir kaç bin lira, belki de bir kaç yüz lira. Ne elimize geçti, nede yakınlarımıza iletildi, o sebeple bilmem ne kadar olduğunu.
TEMAY' a gönderirler bu topladıkları yardım paralarını. Bizlere ulaştırsın diye.
TEMAY düşünür, taşınır. "ne yapalım bu tutuklu assubaylara gelen paraları"
Derler ki kendi aralarında ""arkadaşlar, dernek lokalimizin okey takımları eski, oyun kağıtları yırtık""
"masa örtüsü ve perdeler perişan"
"yapmasalardı, yatmasalardı keratalar."
"akıllı olsalardı"
"banane deselerdi"
"duvar dibinden yürüselerdi"
"biz bu paralarla, okey mokey alalım, al papazı ver kızı, maça yediliye devam."
Ve öylede yaparlar, paralar, okey, TEMAY'da hiç olur.
Açta olsak, eziyette çeksek günler geçecek, zamanı zincirle bağlayıp durduramayız ki.
Ve zincirle bağlayıp, dönmesini engelleyemediğimiz zamanın 64 kez güneşin doğup, batmasına şahitlik etmesinden sonra, yani tam 64 gün sonra bir haber gelir, koğuşlara,
"yarın mahkemeye çıkarılıyorsunuz. Herkes sabah saat 06.00 da, mahkemeye çıkacak düzende hazır olacak."
Evet 64 gün tutukluluktan sonra, yarın askeri mahkemeye, hakim karşısına çıkarılıyoruz.
Değil yarını, bir saat sonrası dahi belli olmadan geçen tam koskoca 64 gün.
Hava kuvvetleri komutanımızın, genelkurmay başkanı ile yaptığı görüşme ve bu görüşme sonucu alınan karar gereği "ordu ile ilişkileri kesilmemiş olup askeri mahkemelerin vereceği karar uygulanacaktır." denilmesi acaba hayrımıza bir durum mu? Yoksa daha da ağır bir faturamı çıkarılacak karşımıza?
Fakat bizleri rahatlatan bir haber geliyor, belki de özellikle bizlere ulaştırılıyor bu haber.
Sayın hava kuvvetleri komutanımız, genelkurmay başkanı ile yaptığı görüşmede,
"Şu an tutuklu bulunan astsubayların neredeyse tamamının uçak teknisyenleri olduğunu, onların silahlı kuvvetlerden ilişiklerinin kesilmesinin, hava kuvvetlerinin asli görevi olan uçuş, atış, av önleme , bombardıman görevlerini aksatacağını hatta aksatmaktan dan öte yapılamayacağını,""belirtmesi ve Kıbrıs barış harekatının fiilen bitmiş olmasına rağmen teyakkuz durumunun devam ede gelmesi nedeniyle ilişiklerinin kesilemeyeceklerini izah ederek genelkurmay başkanının da bu düşüncelere katılması sebebinin neticesi yarın askeri mahkemeye çıkarılıyormuşuz!!!!
İyi bir haber diyor ve mahkemeye çıkacağımız sabah saatlerine kadar gelen bu haberlere yorumlar üretiyoruz. Onlarca acabalarla dolu yorum ve kritikler.
Ve sabah saat 06.00 uyumamış beyinler, kapanmamış göz kapakları. Yinede mangal yürekliler olarak durmalıyız hakim karşısında.
Saat 08.00 den itibaren otobüslerle götürülüyoruz, mahkemenin kurulduğu mıntıkaya.yüzlerce tutuklu astsubaydan oluşanları bakalım nerede ve nasıl yargılayacaklar.?
Eski spor salonu burası, yani getirildiğimiz yer. Mahkeme heyetinin azametini gösterebilmek için zeminden bir miktar yukarıya kurulan kürsü ve karşısına sıralanmış yüzlerce tahta sandalyeden oluşan mahkum oturakları. Arada da geniş bir güvenlik bölümü var, neden gerek duyulmuş hala anlayabilmiş değilim.?
Yargıç duruşmayı açıyor.
İsim, soy isim, yani malum künye sayım ve yoklamalarından sonra,
Yargıç, " mahkemelerin basına kapalı olacağını, içeriye müdahil avukat ve izleyici alınmayacağını belirterek"
"Basın mensupları, müdahil avukat'lar ve izleyiciler lütfen salonu terk etsin" der.
Bu terk işlemi içinde bir müddet ara verir.
Yarım saat kadarda sürer bu salonun lüzumsuz insanlardan tahliye edilme işlemi.!
Ve askeri savcı iddianameyi okumaya başlar.
Lüzumsuzların (!) Mahkeme salonunu terk etmeleri için tanınan süre, sanık astsubayların kimlik yoklamaları ve askeri savcının iddianameyi okumaya başlaması o kadar zaman alıyor ki, neredeyse akşam olmak üzere. Meğer biz neler yapmışız da haberimiz yokmuş. Yüzlerce sayfalık iddianameler, okunmakla bitmeyen suçlamalar, derken mahkeme başkanı davanın ertesi gün görülmesine karar veriyor. Kanımca bütün mahkeme safahatınca da verdiği tek doğru vede yansız karar bu olsa gerek.
O geceyi tekrar askeri ceza evinde, kafamızda yüzlerce olasılık içerisinde geçirerek sabahlıyoruz. Sadece sabahlıyoruz, gözler uyusa da beyinler uyumuyor ki.!!
Acaba, acabalar o kadar çok ki beynimizde, belleğimizde, acaba bu acabaların hangisi ile karşılaşacak, hangisi ile cezalandırılacak, acaba ne kadar yatacak, ne zaman çıkacağız. Gel de uyu bu kadar acabanın içerisinde.
64 gün acabaların kare küpünde, sirke küpüne düşmüş gibi olan gencecik beyinler.
Daha bir kaç ay önce 1974 temmuzunda Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak diyen, makariosçulara, enosisçilere, megaloideacılara santim santim bombaları hazırlayan, onlara 20 temmuzda kabus gibi çöken bizler,
Enosisçilerin katlettiği Kıbrıslı soydaşın, banyoda hunharca şehit edilen tabip binbaşının evlatlarının intikamını almak için kanını, terini akıtan bizler,
Bir kaç ay sonra nasılda hain olmuşuz, eyvahhh, ey vah ki eyvah.
Hakkını vermeyeceksin, hak arayınca da gerekeni yapacaksın elindeki erk nedeniyle.
O zaman anladım ki
"haklı olmak değil, haklı kalabilmek gerekirmiş."
Haklı idik, amma maalesef hak aramada izlenilen yöntem bizleri haksız konuma düşürmüştü. Lakin nasıl arayabilirdik ki o günün koşulları içerisinde başka şekliyle haklarımızı. Askeri savcıda meselenin özünde haklılığımızı kabulleniyor, ne yazık ki izlenen yöntemin yanlışlığını vurguluyordu, süreç içerisindeki safhalarda.
Ve sabah saat 06.00 kalkıyoruz, mahkemenin ikinci celsesine hazırlanmak için.
Sabah saat 6.00 da güya uyandırılıyoruz. Uymadık ki uyanalım. Nasıl uyuyabilirsiniz, geleceğini, hatta bir kaç saat sonrasını dahi bilmeyenlerin, uyumaya hakları olabilir mi.?
Saat 6.30 kahvaltılarımızı yapıp, hazır vede nazır bir şekilde başlıyoruz beklemeye.
Dün, neden basın, müdahil avukatlar ve izleyiciler salondan çıkarıldı ki.?. Orada bizlerin karşılaşacağı muamele, neden basından, müdahil avukatlardan ve tutuklu astsubay yakınlarından gizleniyor ki.
Bir eylem yapılmıştır. Ve askeri ceza kanunu bu eylemi suç saymaktadır. Yasaların öngördüğü ceza eylemcilere uygulanacaktır.da neden basın dışarı.
Aslında endişeye gerek yok, neden bu endişeniz. Bize yapılan eza, cefa ve uygulanan cezayı ne o basın yazabilir, nede eleştirebilir.
Hatta, gerekirse ""gerektiği şekilde yazar, çizer ve şekillendirirler""
Ama belki de yürekli bir gazeteci çıkar, doğruları yazar. Patronuna onaylatır. Evet, endişelerinizde haklı olabilirsiniz.
Saat 7.30 mahkeme salonuna, naklediliyoruz. Evet naklediliyoruz.
Zaman nasılda su gibi akıp geçiyor, evet tam 34 yıl geçmiş aradan. O yıllarda ilk okula dahi gitmeyen bazı meslektaşlarımız, bugün neredeyse emekli çağına gelmişler, belki de bu yıl emekli olacaklar.
Pekala neydi 34 yıl öncesinin bizler için önem ve ehemmiyeti?
Dönemin mevcut hükümeti bir kararname çıkarıyor. Kd. Yzb, binbaşı düzeyinde yan ödeme alan Kd.başçavuşlar, evet TSK' ya asgari 20 yılını, emeğini, terini, kanını, canını vermiş astsubay Kd.başçavuşlar asteğmen seviyesine düşürülüyor. Hakkaniyet ölçülerine asla ve asla uymayan, haksız ve adaletsiz, alel acele çıkarılan bu kanun hükmündeki kararname TSK da görev yapan assubaylarda büyük bir moral bozukluğu ve huzursuzluk yaratıyor. Zamanın iletişim ve haberleşme imkanından yoksun bir şekilde haklı sesimizi mevcut hükümet'e duyurabilmenin bir tek yolu, ses getirecek bir eylem planlamak ve uygulamak.
Öylede yapıyoruz. 9-10-11-12 ocak 1975 te 4 gün göreve gitmiyoruz. 2500 civarında neredeyse tamamı teknik personelden oluşan assubaylar. Bu eyleme 30 kadar denizci arkadaşımızda destek veriyor. Sonrası malum. Tutuklanıyoruz.
TSK da bazı genç subay'lar yapılan bu eylemi sanki kendilerine karşı yapılmış bir hareket olarak algılıyor, ve orantısız bir çekişme başlıyor.
Oysaki tamamen haklı olduğumuz, fakat sesimizi başka şekliyle duyurma imkanı olmaması nedeniyle, eylemin şeklindeki tarz nedeniyle haksız konuma düşürüldüğümüz bir hareket olarak, ömür boyu cezalandırılıyoruz.
Haklı olmak değil, haklı kalabilmenin kabul gördüğü sistem, ne yazık ki kendini değil haksızlık yapılanları yargılıyor neticesinde.
Demek ki ana prensip haklı olmak değil haklı kalabilmekmiş, şuurunu yerleştiriyor beyinlerimize. Haklıyız, haklı kalabilmeliyiz.
Bizim sorunlarımız,
Ayan beyan belli olan sorunlarımız.
9/2 den başlayamayan tek yüksek okullu,
1/4 e inemeyen tek yüksek okullu,
Lojman dağılımındaki orantısızlık,
Ordu evlerindeki hizmet kalitesi,
Askeri kamplardaki eşitsizlik,
Görev tazminatları ve onlarcası daha.
Sorunlar yumağı,
Dert ve sorunlar, yani hastalık belli. Fakat teşhis ve tedavi edecek doktor'u bulamıyoruz.
Ciğer’imizden yaralıyız, bizler diş tabibine gidiyoruz, maalesef.
Yani sorunlarımız ortada amma, bizler çözüm üretme yerine sık, sık bu sorunlar yumağını biraz daha karıştırarak çözümsüzlüğe gidiyoruz maalesef.
Saygılarımla.
Ö.Kadri BAÇKIR
E. Hv. Asb. Uçak Silah Tek.
1972 -17
Son Güncelleme: Perşembe, 22 Ocak 2009 21:28
 

Lütfen yorum için kayıt olun

Free template 'Feel Free' by [ Anch ] Gorsk.net Studio. Please, don't remove this hidden copyleft!