|
KARAKOLLUK OLDUM
“güler misin, ağlar mısın?”
Karakol adının “pembekol” olarak değiştirilmesi ve“şeffaflaştırılmasının” konuşulduğu günlerde bir akşam eve döndüğümde küçük bir kâğıt elinde, biraz endişeli, biraz da meraklı bir tavırda eşim beni kapıda karşıladı. Bu semt karakolundan gönderilmiş bir davet pusulası idi. Bir konu ile ilgili olarak karakola çağrılıyordum. Bu güne kadar karakolluk bir durumumuz olmadığından eşime, meraklanmamasını telkin etmeye de çalıştım. Sıkıntısını gidermek, ne olduğunu anlamak için yarın sabah erkenden karakola gideceğimi söyledim. Öyle de oldu.
Sabah erkenden semt karakolunda idim. Gece nöbetçi olan ekip henüz görevini teslim etmemişti. Nöbetçi memur, büro görevlisi henüz gelmediğinden, beni bulunduğu odaya davet ederek, oturacak yer gösterdi. Bir zaman sonra amir olduğu konuşmalarından anlaşılan görevli geldi. Bütün oda kapılarının açıldığı koridorda bir uçtan öbür uca gezinerek ve sinirli bir şekilde söylenerek, bazen de bürolara girerek içeridekilere sertçe bir şeyler söylüyordu.
Ben “Aha da bu fırça seansında benim de nasibim ola mı ki” diye düşünürken, benim bulunduğum odada arz-ı endam etti. Tahminen benim kütlemin yarı hacminde, boyca da kısa, en çok 1.70 kadar var-yok, sırf sinir yapısı nedeninden olmalı, meyve kurusu görünümünde, elbisesi içinde önce bedeni hareket yönüne döndü-döner aceleciliğinde, her yerde bir yanlışlık bulacak gibi mikroskop hassaslığında bakışlarla, odayı taradıktan sonra önce bana, aynı üslupla “sizin ne vardı?” gibi sertçe sordu. Yahu yanlış anlaşılmayacak kısa bir cevap ile olası bir badireden nasıl kurtulurum düşüncesinde iken, masasının önünde oturduğum nöbet bitkini memur beklemediğim bir çabuklukla benim aynı anda hazır ettiğim “kalem memurunu bekliyorum” cümlemi bastırarak, benzer yanıtı verdi. Sırf sinir amir, cevabı duydu mu bilmiyorum, yine kendine has aynı formatta, elini sallayıp-uzatarak “ver şunu şuradan” diyerek bir şey istedi. Memur masanın altından mı, duvar dibinden mi, nereden aldığını göremediğim siyaha boyanmış, bir metreye yakın uzunlukta, kalınca bir sopayı amirinin aceleci parmaklarına uzattı. Ben “Bu amir yere basarak mı yürüyor, acaba” gibi düşünürken çabucak çıkıp gitti. Odadaki memur, önündeki dosyaya bir şeyler yazarken, hem oyalanıyor, hem mırıldanarak, oflayıp-puflayıp nöbetini gündüzcü arkadaşına bir an önce devredememek sıkıntısını yaşıyordu.
On beş dakika kadar bir zaman sonra amir odaya girdi. Az önce aldığı sopayı, yaklaşırken bir-iki adım uzaktan masaya attı. Masada oturan memur irkildi, bakışlarını önündeki dosyadan ayırmadan yazmaya devam etti. Amir odadan çıkarken “güzelim karakolu otele çevirmişsiniz. Nezaretteki herif kapı gibi dikilmiş, bakınıp duruyor. Ben içinde dim-dik dikilenlerin bulunduğu böyle bir nezarethane istemiyorum. İçine ettiğiniz nezarethaneyi hizaya getirdim.” şeklinde söylenerek, yine koridorda gezinmeye devam etti. Memur, nezarethaneye çeki düzen vermek amacıyla kullanılan görev yorgunu sopayı alıp, masa arkasındaki yerine bıraktı.
Bu arada ben biraz hareketlenmek, rahatlamak ve nefeslenmek için koridorda bakınarak, gezinirken, (şu büro ilgilisi bir an önce gelse de - yanlışlıkla da olsa - başıma bir hal gelmeden, çıkıp gitsem buralardan) sıkıntılarıyla düşünürken amirin, birisiyle yüksek sesle konuşmaları duyulmaya başladı.
Üzerindeki ceketi, pantolonu beyaz ve biraz buruşukça, ayakkabıları rugan siyah parçalı desenli, beyazı daha çok, pembe gömlek ve koyu kırmızı kravatlı, ceketinin üst göğüs cebine tıkıştırılmış mendil gibi bir şey sarkmakta, ince beden yapılı ve orta bir boyda, jöle ile sakinleştirilmiş ve özellikle buraya gelineceği için yeni tarandığı belli olan siyah uzun saçları, yüzü az kirli denen sakallı, ceketinin önü ilikli, akşamdan kalma alkollü olduğu peltekçe konuşmasından ayan beyan belli ve elleri yanda - adeta hazır ol ’da - saygılıca duran otuzlu yaşlarda esmerce bir vatandaş derdini anlatmaya çalışıyordu.
Amirin bağırmasına ara verdiği bir sırada vatandaş, sakin, kibar fakat ısrarlı ve kararlı bir şekilde az önce yarım kalan konuşmasını tekrarlamaya başladı. “Baş komiserim, bizim mahalleden arkadaş Hasan burada mı, acaba? İçerideki arkadaşlara bir sorsanız, belki buradadır. Amir, sinirlerine hakim olmaya çalışarak ve bunu yapmakta zorlandığını gizleyemeyerek, kelimeleri adeta ezerek, “ Kardeşim, arkadaşını evine sordun mu.? Evdedir, evde… “Sormadım komiserim. Sabaha karşı birbirimizi kaybettik. Önce buraya sorayım, dedim. Komiser daha da kızdığını bastırmaya çalışarak, “ Kardeşim, bir insan önce evinden sorulur, git evine bak bakalım, oradadır.” Vatandaş aynı sakinlikte, “Komiser Abicim, bir zahmet içeriye arkadaşlara sorsanız, şayet burada değilse, evine gider sorarım. Amir, “ Bana bak kardeşim, şimdi elimde kalacaksın yürü git, başımıza bela olma, git buradan.” diyerek kesin tavrını koyunca, vatandaş aynı sakinlikte, “ Peki baş komiserim, evine bakacağım, evinde değilse yine buraya gelebilir miyim? deyince Komiser, “ Tabi kardeşim buyur gel” diyerek kolundan tutup, merdivene doğru döndürerek, uğurladı.
Amir yine bazı şeylere söylenerek, kâh yakınarak, kâh kızarak, birilerine çatarak koridordaki gezintisini sürdürmeye devam etti.
Ben de bu arada az önce bulunduğum odaya girip yerime oturdum. Odadaki memurla ara sıra kimsin, necisin, ne ettin bâbında soru-cevaplarla sözüm ona sohbet ederek oyalanıyorduk.
Bir zaman geçtikten sonra koridordan şimdi biraz daha az seviyede konuşmalar başladı. Bir bayan yine amirle konuşuyordu. “Hanımefendi, tek tek, yavaşça, anlaşılır şekilde, olayı baştan anlatın?” Bayan, “Komiserim, ben yolda kaldırımda yürüyordum. Bir araba yakınımdan yavaş giderek beni takip ediyordu. Arabadakiler beni davet edip, istediğim yere götürmeyi teklif ettiler. Uzun süre beni takibe devam ettiler. Ben de otobüse binerek buraya geldim. Bu kişilerden şikâyetçiyim.” şeklinde çabucak anlatarak şikâyetini aktardı. Komiser, olayın nerede olduğunu sordu. Olay yeri, buraya iki ayrı otobüsle gidilen, şehir merkezinden geçtikten sonra hemen hemen şehrin diğer ucunda bir semtte idi. Komiserin hiç yatışmayan sinirlerinin yine tavan seviyesine yaklaştığı sesinin değişmesinden fark edildi. “Bayan, oradaki bir olayın bu karakolla ne ilgisi var. Burası neresi, orası nerede.!. Şikâyetini oradaki karakola yapacaksın.” Bayan, “Komiserim, o adamlar oralarda gezinip duruyorlar. Gidersem yine beni takip ederler. Ben onun için buraya geldim. Burası da karakol, ben o kişilerden şikâyetçiyim, oraya nasıl giderim.!..Bir ilgilenseniz.” diyerek gitmemekte direniyordu. Amir, çok zorlanarak ve yine kelimeleri ses tonuyla ezerek, “Bakınız Hanımefendi, şu merdivenlerden inip, kaldırıma kadar yürüyeceksin, sağa dönüp, okul önündeki durağa kadar gideceksin. Çok beklemezsin, hemen bir otobüs gelir, bir tanesine bin, seni oraya götürür. Hadi güle güle, hayırlı olsun.” diyerek onu da uğurladı. Bayan, “Peki baş komiserim, madem öyle diyorsunuz, gideyim bari…” diyerek ayrıldı.
Tam bu anlarda beklediğim ilgili memur geldi. Odayı açınca ben de hemen ardından içeri girip “günaydın”la selamlaşarak, elimdeki çağrı kâğıdını verdim. Büyükçe bir kayıt defterini açıp bir şeyler not etti. Bana yazılı küçük bir belge verdi. “Askerlik şubesinden çağırıyorlar. Emekli askersin herhalde. Bir dolaş bakalım, meslektaşlar seni özlemiş olmalı “ gibi bir tahminde bulunarak beni de uğurladı.
Çok uzak olmayan askerlik şubesine yürüyerek gittim. Bu yürüyüş bana iyi geldi. Kendimi rahat ve dinlenmiş hissettim. Dahası içimden (oh be dünya varmış) sözünü tekrarlamıştım.
Şubede, kendimi tanıtıp, gönderilen evrakı verdiğim genç meslektaş, “hoş geldiniz”le karşıladıktan sonra bir kayıt defterini açtı. Bana “Abi arasıra buraya bize uğrayın, kendinizi aratmayın, görüşsek iyi olur.” gibi samimi cümlelerle konuyu açtı. “Yapılmamış eski yoklamalarınızı not ettim. Telefon numaranızı da yazayım. Bundan sonra aksatmazsınız” diye hatırlatmada bulundu ve vedalaşarak oradan ayrıldım.
Kahvaltı yapmadan geldiğimden midemi bastırmak için, mis gibi susam kokulu bir simit aldım, hava da güzel, keyifle yiyerek, bakınarak yürüdüm.
Selamlarımla / M.S / Ocak’10
|